Profiel van AriSilhouette'in YeriFoto'sWeblogLijstenMeer Extra Help

Weblog


    24 augustus

    erkeklerin evlenmek isteme nedenleri


    <dengesiz ari mode on>
     
    aralarından zeki ve güzel olan bir taneyi alarak, bekar kadın toplumunun zeka ve güzellik ortalamasını düşürmeyi istemek...
     
    evet tek derdim bu ya da başıma güneş geçti ;)
     
    <dengesiz ari mode off>
     
    01 mei

    Kadın

    Vapurdasınızdır, eve doğru yol alıyorsunuzdur. Aklınızda binbir türlü şey vardır. Birden onu görürsünüz, tanımıyorsunuzdur. Kendi halinde yolculuk etmekte olan bir yabancıdır...
     
    Ama öyle bir hali vardır ki, belli bir süre gözlerinizi ondan alamazsınız. Saçları ne kadar da güzel, kaşları, hele o dudakları... Ne kadar güzel yaratmış Tanrı'm! Acaba yalnız mı? Erkek arkadaşı var mı? Hoş, cevap sizi "gerçekten" ilgilendirmiyordur... O an o oradadır ve orada olduğu süre boyunca mekan ve zaman sizi pek fazla ilgilendirmez olur. Ne kadar da güzel bir varlık gerçekten de... Çok fazla "öküz" olmamak adına, hafiften o güzelliğe bakmaya devam edersiniz. Ara ara gözünüzü kaçırmaya çalışırsınız ama istemsizce yine onda bulursunuz bakışlarınızı... Zaten belli bir süre sonra da yolculuk biter, siz de son bir kez bakıp kalkarsınız. İçinizden Tanrı'ya bu güzel varlıklar için şükretmeyi ihmal etmeden tabii...
     
    İşte kadın böyle bir "şey". İçinde bulunulan zaman ve mekandan sizi soyutlayabilecek kadar etkili, belki de o kadar sarhoş edici ve bu yüzden de kısmen tehlikeli bir varlık... Yine de şükürler olsun :)
     
    -- Ari
     
    14 juni

    Karşılıklı Susmak

    çok sevmek. çok çok çok sevmek. o kadar çok sevmek ki, konuşarak yaşanılan anı harcamak; bu anın bünyede bıraktığı keyfi bozmak istememek.

    o anı konuşmaktan ziyade gözlemleyerek, izleyerek geçirmek; saçlarından alnına, oradan burnuna, yanaklarına sonra gözlerine kenetlenmek ve sonunda dudaklarına saplanıp kalmak. sindirmek... konuşmanın akıldan bile geçmemesi... içten gelmemesi... onu tamamen sahiplenmek istemek... susmak ama haykırarak...

    -- Ari

    [image by: DottorDestino @ deviantART *]

    07 februari

    Ari'den Aşk Tanımları...

    Farklı zamanlarda aşkı tanımlamak için uydurduğum cümleler... Belli aralıklarda güncellemeye çalışacağım ey okuyucu kitle [eğer varsan tabe] :P
     
    Ari'ce Aşk...
     
    • (taraflar çocukken / çocukluk aşkı mı yoksa)
    bir köşede kendi kendine oyun oynayan kıza gidip; manasız hareketler veya sözlerle, beraber oynama isteğinizi belli ettiğinizde -diğer erkek çocukları kabul etmemesine rağmen- size ses çıkartmamasını sağlayan duygular bütünü.

    • üç harfli bir kayboluştur.
    doğru kişi sizi bulduğunda eninde sonunda sevgiye dönüşür.
    yanlış kişi bulduğunda ise; mide krampları olur, gözyaşı olur, içtirir, kusturur, bağırtır çağırtır ama sonuçta ne yapıp edip sizi güzelce bir yaralamadan asla bırakmayan -farklı şekillerde sizi üzen- son olur.
     
    • dışarıdan bakıldığında; bitmeyen bir gülümsemeye, gözlerde sönmeyen bir parıltıya neden olan; içeriden ise onla geçirdiğiniz anlara şükrettiren, bazen düşüncelerinizde kendi kendinize konuşturtup mutluluk kahkahaları attıran yoğun duygular bütünüdür aşk.
     
    • sabah uyanıp yüzünüzü yıkadıktan sonra aynaya baktığınızda; aynadan size anlamsız bir şekilde gülümseyen adamdır/kadındır aşk.
     
    • yavaş yavaş kendinizi yeni bir ilişkiye hazırladıktan ve "aşık olmak istiyorum, yeni bir ilişki istiyorum lütfen Tanrı'm" gibi düşüncelerle belli bir süre manasızca bekledikten sonra tüm umutlarınızı kaybettiğinizde, kafanıza inen balyozdur aşk!
     
    -- Ari
     
    11 november

    Çocuk Ari'ye Gelecekten Öğütler...

    Anladık her şeyi sen biliyorsun ama bir ses yapma da dinle.
    Tecrübe konuşuyor burada... Ok mi? Tamam o zaman öğütlere geçelim şişko:
     
    • Öncelikle az ye ufaklık.
     
    • Derslerini, okulu falan zaten halledeceksin. O konuda aynen devam.
     
    • Okuldan eve geldiğinde, annenin hazırladığı sandviçleri yeme. Biliyoruz açsın ama gene de yeme. Olur da yersen, sakın bir tane daha isteme. Hiç yeme en iyisi.
     
    • Ablanın yemeğine sulanma. Sana verilenle yetin, doy, bişi yap...
     
    • Yemek olayını kafada fazla büyütme, unut hatta.
     
    • Bir ara Atari 800XL almayı düşüneceksin. Sakın alma, direkt C64 al. Boşuna elden çıkartmak için zaman harcama sonra.
     
    • Anladık bilgisayar manyağısın ama arada spor yapmayı da ihmal etme. Mümkünse masa tenisinden başka sporları da yap. Yüzmek iyidir.
     
    • Dayının alacağı canım bisikleti gece gece bir denyoya vereceksin. Sakın verme! Kilidi takmayı unutup, çaldıracak!!! Bisiklet olayından soğumana bile neden olacak!
     
    • Erkek lisesinde okuyacaksın ama sen mezun olmadan okul karmaya dönüşecek. Alt sınıflardaki kızlara bi bakıver, tanış manış bişiler yap.
     
    • Biliyorum söyledim ama az ye.
     
    • İş hayatında da genel olarak bildiğin gibi takıl. Ancak bir dönem Avrupa Yakası'nda bir işe gireceksin, hem de Anadolu Yakası'nda benzer kalitede bir işe girme şansın varken. Sakın Avrupa Yakası'ndaki işi tercih etme. Max 5 yıl dayanabileceksin.
     
    • Kız arkadaşlarına değer veriyorsan -ki vereceksin- her şeyi büyütme. Ufak sorunları büyük kavgalara dönüştürme. Azıcık alttan almayı da öğren. Anladım gurur almış başını gitmiş ama sonra sap gibi kalırsın, söylemedi deme.
     
    Sen bunları uygulamaya başla, belki bir ara acır da gene uğrarım... Az ye, akıllı ol. Hadi bakalım, git biraz spor yap!
     
    -- Ari
    10 november

    Ağlamak İçin Bahane Aramak

    Ağlamak istemiş ama ağlayamamışsınızdır, ruhunuz gözyaşlarıyla dolmuş ama dışarıya akıtamamışsınızdır. İçinizde tam olarak anlayamadığınız bir hüzün birikmiştir. Bundan kurtulmak bir şekilde -bir anlık da olsa- rahatlamak istersiniz...
     
    İşte bu tip anlarda başvurulan anlamsız bir kaçıştır ağlamak için bahane aramak.
     
    Anlamsızdır, çünkü; bazen duymak istemediğiniz içsesiniz gibi siz de bal gibi biliyorsunuzdur bu hüznün nedenini. Her ne kadar içinizden çekip çıkarmaktan korksanız da, her ne kadar o nedenle yüzleşmekten çekinseniz de; neden içinizdedir ve en doğrusu onla yüzleşerek ağlamak, belki de böylece gerçekten rahatlamaktır.
     
    Ancak bazen kolayına kaçmak istersiniz; bazen tvde izlediğiniz bir haberdeki hüzne karıştırırsınız gözyaşlarınızı, bazen izlediğiniz bir filmle akıtırsınız kederinizi, kimi zaman yolda gördüğünüz yaralı bir hayvan veya sakat bir insan olur bahaneniz, belki küçük bir kaza, belki şiddetli bir yağmur olur...
     
    Sonuç olarak anlamsız, garip bir durumdur ağlamak için bahane aramak. Ama garip de olsa bir kez ağlamaya başladığınızda büyük bir ihtimalle sizi rahatlatacak, belki hüngür hüngür ağlatacak anlamsız, garip bir durum...
     
    -- Ari

    Geç Bulunmuş Aşk

    Bazen, kalbinize incecik bir hüzün gömleği giydiren aşktır.

    Her şey çok iyidir, düşünürsünüz kendi kendinize; “ne güzel gidiyor her şey, ne kadar mutluyuz beraber” diye... Ancak gençliğinizin iki baharını da çoktan geride bıraktığınız bir dönemde tanıdıysanız onu; hafif bir burukluk, küçük bir keşke kaplar düşüncelerinizi bir an olsa dahi.

    Keşke yıllar önce karşılassaydım onunla,
    Keşke daha da çok yaşamış olsaydım onu
    Keşke daha çok ilki beraber yaşasaydım onla...

    Bu küçük keşkeler sıkar bir an için canınızı, hafiften üzülürsünüz ama başka da yapacak bir şey yoktur. Zaten gereği de yoktur bir şey yapmanın... Hem artık bulmuşsunuzdur onu, keşkeler yerini artıklara bırakmıştır...

    Artık sizinledir o, sizindir o, siz de onun
    Artık yeni ilkler vardır yaşanacak
    Artık daha toz pembedir her şey

    İşte böyle garip düşüncelere sokabilir sizi geç bulunmul aşk ancak sonuçta yanınızda olduğunu bilmenin verdiği huzurun yanında devede kulak kalacaktır bu küçük düşünceler. Zaten önemli olan artık bulunmuş olmasıdır, ya hiç bulamasaydınız?

    -- Ari

    Yabancılara Ait Mezarların Anlamsızlığı

    Üzerinde düşündükçe, hafiften iç burkabilen; bazı şeylerin başkalarınca yaşandığında bize ne kadar uzak olduğunu hatırlatan bir anlamsızlık...

    Mezarlık ziyaretleri esnasında; insanlar olarak birbirimize ne kadar uzak varlıklar olduğumuzu yüzümüze kabaca çarpan garip bir anlamsızlık.

    Artık sizden uzakta olan sevdiklerinizin mezarına giderken belki birçok farklı mezar geçiyorsunuz, belki bir tanesine gözünüz takılıyor, hafifçe kişinin adını dahi okuyorsunuz. Ancak hiçbir şey ifade etmiyor, edemiyor. Bir isim bir de soyad o kadar. Size uzak bir insanın bir o kadar uzak gelen ismi ve soyadı...

    Bazen bir mezardaki doğum-ölüm yılları gözünüze takılıyor isimle beraber. Küçük bir hesap yapıyorsunuz. Genç miymiş? Hafif bir üzüntü duyuyorsunuz... Bu üzüntü de birkaç adım sonra sizi terkediveriyor.

    Kendi sevdiğinizin mezarına gidene kadar gördüğünüz mezarların hepsi size gerçekten uzak kalıyor, gerçekten anlamsız geliyor o anda... Belki de bilinçaltınız size onlar için de ağlayanlar olduğunu fısıldıyor sinsice. “Sen kendininkine bak!” diye ekliyor arkasından da. Pek fazla düşünmeden ilerliyorsunuz sevdiğiniz kişinin mezarına doğru, belki elinizde bir buket çiçekle...

    Bir başkasına bir anlam ifade etmeyen ancak sizin için sonsuz anlamı olan sevdiğinizin mezarına doğru...

    -- Ari

    Duyguları Belli Etmemek

    Bazen hepten varsaymaktır...
    Hislerinizin diğer kişi tarafından tamamen bilindiğini varsaymak.

    Her sevgiyi anne, baba, kardeş sevgisi gibi düşünürsünüz; nasıl onlara karşı özel bir “sevgi belli etme” çabası gerekmiyorsa, sevgili ve benzeri farklı insanlar için de böyle bir çaba gerekmemeli diye düşünebilirsiniz...

    Siz çok seviyorsunuzdur, o da bunu “zaten” biliyordur hem değil mi? Ne gereği var durmadan dillendirmeye sevgiyi… Zaten sizi sevdiği için “anlamalı” sizin de onu sevdiğinizi. Hem anlamıyorsa bu onun suçudur zaten değil mi? Ne yazık ki her zaman değil…

    Sanırım duyguları belli etmemenin altında yatan en büyük neden; herkesi; o ana kadar alışmış olduğunuz aile ortamındaki gibi sizi çok iyi tanıyan ve hislerinizi açmadan da anlayabilecek kişiler olarak hayal etmek…

    Ancak herkes sizi o kadar iyi tanımayabilir, bazen açık açık söylemek gerekir bazı şeyleri. Herkes gözlerinizden, ruhunuzdan anlayamıyor hislerinizi. Bazen illa ki cümle kurmak gerekiyor, illa ki hislerin kulaklara iletilmesi gerekiyor...

    Zamanla; bu yeni tip duygu iletimine de alışıyor insanoğlu, ta ki karşısındaki “farklı” insan da artık onun gözlerinden, ruhundan her şeyi anlayacak hale gelinceye kadar…

    -- Ari

    Her Şeyin Anlamını Yitirmesi

    Tırnağının ucundan, kalbinin derinliklerine; beyninin kıvrımlarından, ruhunun okyanuslarına tamamen hassas bir varlık olan insanoğlunun sık sık tecrübe ettiği yoğun bir his... Bir an için de olsa her şeyin anlamsızlaşması, anlamını yitirmesi.
     
    Öyle bir yaratılmışız ki; hayatı, acı tadını almadan, korkunç yüzünü görmeden yaşamamız mümkün değil... Herhangi bir anda; her şey ne kadar güzel gözüküyor olsa da, bir diğer anda tüm bu güzellikler tamamen elimizden uçup gidebiliyor. Aynı şekilde o anki durumumuz ne kadar kötü olsa dahi bir sonraki an her şey toz pembe bir hal alabiliyor...
     
    Kontrolümüz dışında bu kadar değişebilen hayata, onun bu ani değişimlerine karşı tek savunmamız ise elimizdeki umutlarımız. Her şey üstümüze üstümüze geldiğinde, tüm olumsuzluklar ardı ardına üstümüze yağdığında dahi umutlarımıza sıkı sıkıya sarılmalıyız, ummalıyız hayattan daha iyi şeyleri, zor da olsa beklemeliyiz, sabretmeliyiz...
     
    Durmadan yokuş yukarı çıkıyormuşuz gibi gelen hayat elbet bir gün bize de gülecektir, bizi de çıkaracaktır bir düzlüğe... Yapmamız gereken tek şey buna gönülden inanmak ve hayatın son damlasına kadar da bu inancımızdan vazgeçmemek sanırım... Hem mucize dediğimiz şeyler sadece filmlerde olmuyor... Bizim farketmediğimiz binlerce küçük mucize yaşanıyor hayatta...
     
    Neden birkaçı bize uğramasın?

    -- Ari

    Sıralı Ölüm

    Yaşam içindeki konumumuz ve şartlar neticesinde yanında veya karşısında yer aldığımız garip bir kavram sıralı ölüm.

    Çocukken pek bilgimiz yoktur sıralı ölüm hakkında; hem henüz ölümü dahi bilmiyoruzdur nerede kaldı sıralısı… Ölüm; eğer henüz çocukken tecrübe ettiysek, sevdiklerimizi alıp götüren bir daha da geri getirmeyen garip bir şey o yaşlarda…

    Zaman geçip de biz büyüyünce; artık ölümün ne olduğunu yavaş yavaş anladığımızda ve onun sıralısı hakkında da az çok fikir edindiğimizde; sıralı ölüm kavramı karşısında yerimizi de almaya başlıyoruz.

    • Neden sıralı olmak zorunda ki?
    • Neden annem, babam benden önce ölsün ki?

    Gerçekten de rahatsız edici bir hal alır bu kavram. Kendi ölümümüz sonrası geride kalanların durumunu düşün(e)meden, bencilce isteriz sevdiklerimizin bizden önce ölmemesini… İstemeyiz bu büyük acıyı nispeten genç yaşlarda yaşamayı, hala ihtiyacımız vardır hem sevdiklerimize, neden yukarıdaki burnunu soksundur ki bizim küçük mutluluğumuza..!

    Zaman geçtikçe; artık kalpten düşündüğümüz yeni bir ailemiz de olduğunda, saf değiştirme vakti de gelmiştir… Bu sefer sıralı ölüm yandaşıyızdır yeni ailemiz adına… İstemeyiz çocuklarımızın –doğaya aykırı- bir şekilde bizden kopmasını, sırasız elimizden kayıp gitmesini. Sıralı ölüm artık tek dayanağımızdır…

    Eee tabii zaman geçiyor, bizden büyükler bizden küçükler derken sıra veya artık gerçek tarifi her neyse; bize geliyor. Bizim sıramız geliyor yani… Bunda zaten pek yorum şansımız kalmıyor; kendi sıramıza, son anımıza yorumu yaşarken yapmış oluyoruz, yaşantımızla…

    Hem biz o kadar dert ettik, artık sıramız da gelmişken bu sefer doğaya aykırı olaylara mahal vermemek için kapamamız gerekiyor gözlerimizi… Artık kendi adımıza sıralı ölüm karşısında yer alan sevdiklerimizin çok fazla acı çekmemesi umuduyla çıkacağız son yolculuğa…

    Özetle, işte böyle garip bir şey sıralı ölüm. İnsanoğlu hayatta çok şeyi kalben diliyor ancak çoğu şey de dileklerimize pek aldırmadan gelişiyor… Sıralı ölüm konusunda da durum bu sanırım. Bazen sıranın bozulmasını, bazen bozulmamasını diliyoruz ancak -her ne kadar kızsak da- içten bir ses hafiften bu dileklerin nafileliğini bize fısıldıyor… Duymak istemiyor asi kalbimiz… Dilemeye de devam ediyor kendince…

    Sanırım ölümün gerçekten de sırası olmuyor. Biz ise; bunu az da olsa hissedebilsek dahi yeniliyoruz bazen bencilliğimize, üstümüze vazife olmayan şeylere karışmak, müdahale etmek istiyoruz…

    Bütün bunlara rağmen unutmayalım ki; yukarıdakinin hepimiz için sadece kendisinin bildiği farklı planları var ve biz ne yaparsak yapalım, bu planların dışına hayatı taşırmak pek mümkün olamayacaktır…

    -- Ari

    Tanrı'dan Rol Çalan Doktor

    ya da Doktorun Hastasına Ömür Biçmesi...

    “Ne yazık ki 6 aylık bir ömrünüz var...”

    İşte bu ve buna benzer acımasız cümlelerle yerle bir ediliyor zaten azalmış olan umutlar... Bir hastanın umutları...

    Şartlar her ne olursa olsun yapılmaması veya üzerinde gerçekten düşünülmüş olması gereken bir eylem... Ömür Biçmek... Az da olsa Tanrı’dan rol çalmak veya istemeden buna neden olmak...

    Hasta bilmek istese dahi söylenmemeli diye düşünüyorum. Herkesin olayları algılayış biçimi ve algıladıkları şeye karşı olan tepkisi farklıdır. Bir hasta nispeten kaderci, olgun bir şekilde yaklaşabilse dahi bir diğeri iyice karamsarlığa kapılıp daha da kötüye gidebilir... Bu farklılığı doktorun kestirebilmesi mümkün değildir. Tedavi sırasında hastasıyla belli bir süre geçirmiş olan doktor, hastasını tanıdığını düşünebilir, ancak şok anlarında insanların tamamen farklılaşabildikleri de asla unutulmamalıdır.

    Bir diğer taraftan bakılacak olursa; Tanrı’nın verdiği ve sadece O’nun istediği kadar süren hayatın sonlanacağı zamanı bilebilmek, bundan %100 emin olabilmek mümkün müdür? Bunun pek mümkün olduğunu sanmıyorum.

    Ayrıca her ne kadar doktor, bilimi kendisine yol gösteren olarak seçmiş, her ne kadar gerçekçi olsa dahi; hayatta; bazılarımızın mucize olarak adlandırdığı olaylar da olmaktadır... Tıbbi olarak açıklanamayan gelişmeler olabilmektedir. Bir hastanın en azından kendi muhtemel mucizesi için zar atma hakkını elinden almaya kimsenin hakkı yok diye düşünüyorum...

    Sonuç olarak, öğrenildiğinde önceden kestirilemeyen vahim sonuçlar doğurabilecek böyle bir bilginin direkt olarak hastaya asla söylenmemesi gerektiğine inanıyorum... Belki yakınlarına söylenebilir, ancak bu da her zaman ideal sonuç vermemektedir...

    Hayata, anlamsızlığı iş işten geçtikten sonra fark edilebilecek müdahalelerden kaçınmak lazımdır. Bazen hayatı kendi işleyişinde rahat bırakmak en güzelidir...

    -- Ari

    Ayrılık Sonrası Tek Amacı Laf Sokmak Olan Buluşma...

    Eğer gerçekten tek amacı laf sokmak ise tamamen gereksiz olan buluşmadır.

    Ne gereği var kalp kırmaya, zaten ayrı olduğunuz kişiyle kalp kırmak adına bir kez daha buluşmaya?

    Neden bir insanı üzesiniz?
    O sizi çok mu üzdü, yaraladı mi?
    İntikam mı alacaksınız?
    Neden almak zorunda hissediyorsunuz bu intikamı?
    Almayınca ezik mi hissedeceksiniz?
    İçinizde bir şey hep sizi kemirecek mi?

    Varsın içinizdeki intikam arzusu sizi kemirsin, nereye kadar, ne kadar sürer bu... Sonuçta bitecek herkes kendi yoluna ek bir kırgınlık olmadan gitmiş olacak...

    Büyüklük sizde kalsın, o bilmese de ona karşı yaptıgınız bu son iyilik sizde, icinizde kalsın... Sırf bunu bilmek bile size belli bir süre sonra iyi gelecektir zaten... Hayat o kadar kısa, insanlar o kadar hassas ki; en odun en öküz sandığınız kişinin içinde dahi kırılmamak için cırpınan camdan bir kalp var...

    Varsın böyle olsun, kalbinizde sakladığınız, sadece sizin bildiğiniz bu son iyilikle hatırlayın bu ayrılığınızı da... Ayrılıgın bile -garip de olsa- size pozitif bir katkısı olsun...

    Hayat gerçekten umduğumuzdan, düşündüğümüzden daha kısa... Cebimize attığımız her iyilik karımız olacaktır bu kısa hayattan çekip çıkardığımız...

    -- Ari

    Unutmaya Çalışmak

    Çalışma mantığı henüz tam olarak çözülememiş olan beyinden bir kez öğrendiği bir bilgiyi unutmasını istemek, o bilgiye istediğimizde dahi ulaşamamayı istemek, bir nevi o bilgiyi tamamen silmek pek mümkün değil sanırım.

    Öğrenmek için çeşitli yöntemler geliştirmiş olan bilimin elinde unutmak için herhangi bir yöntem var mı?

    2 artı 2 nin 4 ettiğini, bisiklete binmeyi, yüzmeyi unutabilir misiniz?

    Artık sizi cennetten izleyen, hala çok sevdiğiniz kaybettiklerinizi –hatırlaması hayatınızın devamını çok güçleştirdiği- için unutabilir misiniz?

    Sanırım imkanımız olsa listenin en tepesinde yer bulacak olan eski sevgilileri ve onlarla ilgili her şeyi unutabilir misiniz?

    Acılarınızı, kederlerinizi, hatırlaması dahi kalbinizi sıkıştıran olayları unutmak isteseniz dahi unutabilir misiniz?

    Evet, maalesef tüm bu soruların cevabı olumsuz... Hayır, pek sanmıyorum...

    İnsan ne kadar garip bir canlı; en önemli organı olan beynine de bir o kadar önemli olan kalbine edemediği gibi hükmedemiyor... Kendi rızası dışında birçok şey hatırlayabiliyor, istemesine rağmen unutamıyor...

    Peki, bu unutamamanın verdiği rahatsızlığı giderebilecek hiçbir mekanizma yok mu bizlere bahşedilmiş olan?

    Bu noktada devreye; unutmakta direnen beynin bize sunduğu alternatifler olan kabullenmek, alışmak ve de onlara belli bir zaman sonra katılan unutma isteğinin kaybolması, gereksizleşmesi kavramları giriyor.

    İnsan, geçmişte yaşananları kabullenerek, o anki durumuna da zaman içinde alışarak; unutma isteğinden vazgeçiyor...

    Bir şekilde geçmişini, yaşanılanları hazmediyor.

    Ancak böylece, zamanın kum tanelerinin arasında hissettiği çaresizlikten kurtuluveriyor...

    -- Ari

    Mutlak Sessizlik

    Mutlak Sessizlik; her şeyden, tüm düşüncelerden arınma hali, beynin kıvrımlarında akan kanın donma zamanı, anlık bir yokluk...

    Bu duruma insan kavuşabilir mi? Daha doğrusu yaşarken kavuşabilir mi? Beyninin kıvrımlarında kan son hızıyla akarken, bu sessizliğe bu “boşluk” haline, yaşarken kavuşabilir mi? Pek sanmıyorum...

    Gündelik hayatın, sorumlulukların, kişisel endişelerin, kişiliğimizin, vicdanımızın, bu zamana kadar aldığımız eğitim ve öğretimin, bilinçli veya bilinçsiz beynimizin maruz kaldığı her tür bilginin, bizim yaşamımıza bir an dahi de olsa fısıldamasına engel olabilir miyiz? Bu fısıltıların sesini tamamen kısabilir miyiz? Pek sanmıyorum...

    Gerçekten de insan, dış etkenleri tamamen yok edebilse dahi; kendi düşüncelerini, düşüncelerinin ona bazen fısıldamasını bazen bağırmasını asla engelleyebilirmiş gibi gözükmüyor...

    Bütün bunlardan hareketle, denebilir ki insanın yaşarken erişebileceği bir “mutlak sessizlik” hali yok...

    Öldüğünde peki? Ölümle mi geliyor bu “şey”? Bunu biz bilebilir miyiz? Bu soruların da net bir cevabı yok bana kalırsa... İnançlarla belki bir cevap bulunabilir. Ancak yeryüzünde birçok farklı inanç olduğu hesaba katılırsa, alacağımız cevaplar da çok çeşitli olacaktır süphesiz...

    E peki, “mutlak sessizlik” arıyorum ama bulamıyorum, susmalarını istememe rağmen düşüncelerimi susturamıyorum, ne yapacağım?

    Kanımca, böyle bir durumda; içimizdeki susturamadığımız bu sesin neler dediğine azıcık kulak kabartmamız ve -aklımız veya kalbimiz tamamen katılmasa dahi- bu sese karşı ördüğümüz duvarı hafifçe yıkmamız gerekiyor. Yani içimizdeki bu sesle barışmak ve hep onla barışık kalmak. İç huzurumuzu bulmak ve korumak. Ancak bu sayede hiçbir zaman erişemeyeceğimiz bir “mutlak sessizlik” arayışından ve bu sonuçsuz arayışın zihnimiz ve bedenimiz üstündeki yıpratıcı etkisinden kurtulabiliriz. Ancak bu şekilde kendi iç huzurumuzla oluşturduğumuz “düşüncelerimizle barışık huzurlu bir sessizlik” bizi idare edebilir...

    Her şeyden kaçmak istediğimiz anlarda bizdeki bu huzurlu sessizlik; bizle barışık olan bizin oluşturduğu bu huzurlu sessizlik bize kollarını açacak ve bize istediğimizi verecektir...

    -- Ari

     
    *